Bahar PALABIYIK, ÖZEL VARLIK LİSESİ Eğitim Koordinatörü
Bizler, kolay ya da zor olanı değil, nitelikli olanı seçtik; artık eğitimde niteliğin bir adresi var, Varlık Lisesi eğitimde nitelik için var!
2 ay önce
Haber Merkezi - Ankara
1-SSS sayfanızda Varlık Lisesinin Platon’un Akademeia’sı ve Aristoteles’in Lyceum’u gibi insanlık tarihinin ilk okullarını kuran filozofların izinde, eğitimi piyasa koşullarından uzak bir “anlam arayışı” zemini olarak gördüğünü ifade ediyorsunuz. 15 yıl önce Çankaya’da atılan bu ilk adımda, okulu sadece bir sınav hazırlık merkezi değil, bu köklü felsefi gelenek üzerine inşa etme kararı nasıl doğdu?
Bahar Palabıyık, Varlık Lisesi Eğitim Koordinatörü: Ben Varlık’ta 12 yılı aşkın süredir çalışıyorum. Bu soru, benden de öncesine gidiyor ve kurumumuzun DNA’sına dokunuyor. O yüzden izninizle biraz geriye, 2010’un Kasım ayına gideyim. O günlerde ben henüz Varlık’ta çalışmaya başlamamıştım. Ama kurucu ekibimizin hikâyesini, sonradan bir sohbet masasının etrafında şekillenen o kararı, kurumun her köşesinde hissettim. Şöyle anlatayım: Yıllarca dershane sektöründe çalışmış üç öğretmen ve bir gazeteci, “Bir eğitim kurumu nasıl olmalı?” sorusuyla başlayan bir sohbete dalıyorlar. Bu sohbet, bir süre sonra çok daha cesur bir soruya dönüşüyor: “Biz, bir eğitim kurumunu nasıl var edebiliriz?”
Onları harekete geçiren şey, sektörde tanık oldukları derin rahatsızlıklardı. O yıllarda dershaneler, meslektaşlarımızı asla birer öğretmen olarak görmeyen çok tehlikeli bir sürece doğru gidiyordu. Eğitim kökenli olmayan işverenlerin sektöre hâkim olması, bu kurumları bir eğitim kurumu olmak yerine “net satan” ilginç bir ticarethaneye dönüştürmüştü. Birçok meslektaşımız haklarını alamıyordu ki Varlık’ın kuruluş hikâyesinin altında da çok az insanın bildiği böyle bir durum da vardı, ancak bu çok değerli hikâyeyi yetkim olmadığı için burada anlatmayı uygun bulmuyorum. Şöyle söyleyeyim: “Sınırsız bire-bir etüt” gibi mantıksal açmazlar, “şu kadar net garantisi” gibi düpedüz yalanlar, eğitimin özünü tümüyle boşaltmıştı. Oysa kurucularımız biliyordu ki, öğretim değil eğitim denen şey, insanlık tarihinde ilk kez filozoflar tarafından, felsefenin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştı ki bu bilgiyi bugün halen çok az insan biliyor. Platon’un Akademeia’sı, Aristoteles’in Lyceum’u, insanların bir arada yaşama olanaklarını artırmak için kurulmuştu. Okulların özü buydu. Ve insanlık tarihindeki ilk okullar hep özel okullardı! Ama okulların özü, bugünün özel okullarında “daha çok öğrenci, daha çok şube, daha çok kâr” hırsıyla unutuluyor. İşte Varlık, ilk günlerindeki bir sosyal medya paylaşımında dile getirdiği gibi “kendi sektörüne bir tepki” olarak kuruldu.
Peki neden bir okul olarak değil de dershane olarak başladılar? Cevap çok basit: Çünkü birkaç arkadaşın borçlanarak edinebildikleri bütçe, bir okul kurmanın çok uzağındaydı. Ama onların hayali hep bir okul kurmaktı. Bu yüzden aşamalı bir plan yapmışlar: küçük bir dershaneden bir okula dönüşme planı. Bu planlamada okula dönüşebilmek için 2025-2026’ya işaret ediliyor, ancak dershanelerin kapanması, temel lise süreci gibi dış etkenler Varlık’ı planlandığından beş yıl önce bir okula dönüştürmüş oldu. Böylece 2011’de Varlık Dershanesi’yle başlayan yolculuk, 2015’te Varlık Temel Lisesi’yle sürdü, 2019’da da Özel Varlık Anadolu Lisesi’yle sonuçlandı.Kurucularımız, felsefenin en kök kavramı olan “Varlık” adını vermişler kuruma. Ve ilk sloganımızı “varım demek için…” olarak belirlemişler. Çünkü onlar, öğrencinin yalnızca sınavı kazanmasını değil, kendi varoluşunu gerçekleştirmesini amaçlayan bir okul hayal ettiler. Sınav başarısı, bu yolculuğun doğal bir sonucu olacaktı; ama asıl mesele, gencin “ben kimim, ne istiyorum, bu dünyada nasıl bir iz bırakacağım” sorularına cevap arayabileceği bir zemin oluşturmaktı.
Ben bu kuruma 12 yıl önce katıldığımda, o sohbet masasında alınan kararın hâlâ capcanlı olduğunu gördüm ve halen görüyorum. Bugün, öğretmenlerimizin her derste bilginin yalnızca “ne” olduğunu değil, “niçin” olduğunu da anlatmasında o karar yaşıyor. Çankaya’da atılan o ilk adım, felsefenin eğitimdeki başat rolüne olan güvenin eseridir ve arkasında çok güçlü bir entelektüel sermaye vardır. Nitekim kurumumuz bugüne dek Eğitimin Esasları, Eğitimi Etkileyen Faktörler, Eğitimin 6N’si, Öğrenme Eylemleri, Öğrenme Sürecinin Bileşenleri gibi birçok özgün teorik çalışmaya imza attı. İşte bu entelektüel sermayenin getirdiği güven ve kararlılık, yıllardır bizi ayakta tutan en güçlü dayanağımız. Bugün bir veli bana “Çocuğumu neden Varlık’a göndereyim?” diye sorduğunda, cevabım şu oluyor: “Çünkü biz, çocuğunuzun sadece sınavı kazanmasını değil, hayatı kazanmasını önemsiyoruz.” İşte o sohbet masasından bugüne taşıdığımız şey tam olarak bu.
2-Birçok özel eğitim kurumu şubeleşerek büyümeyi hedeflerken Varlık Lisesi, niteliği korumak adına “Tek Şube” kalmayı ve toplamda maksimum 192 öğrenci ile sınıfları 12 kişi tutmayı katı bir ilke olarak benimsiyor.
Eğitimde kitleselleşmeye karşı duran bu kararlılığınız akademik ve pedagojik verimliliğe nasıl yansıyor?
Öncelikle “katı” ve “ilke” kavramlarını yan yana kullanmak çok üzücü. İlkeler birlikte yaşama olanaklarımızı var eden, koruyan, kollayan ve artırmamızı sağlayan kaynaklarımızdır. Hiçbir ilke “katı” olamaz.
Bu nottan sonra sorunuza gelince; itiraf edeyim, bazen veliler bana “Hocam siz neden Eryaman’da, Keçiören’de ya da Ankara dışında başka bir kentte şube açmıyorsunuz?” diye sorduğunda gülümsüyorum. Çünkü bu soru, bizim en temel ilkemizle yani “büyümeyi değil derinleşmeyi seçme” kararımızla doğrudan çelişiyor. Biz, bir özel okul olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran baş aktörün, Mustafa Kemal Atatürk’ün okuma yazmayı bir özel okulda öğrendiğini bilen bir okuluz.
Bu çok değerli bir bilgidir. Tarihteki ilk okullar özel okullardır. Bunlar, bizim için tesadüften öte bir anlam taşır. Özel okullar, doğası gereği hantal devlet işleyişinin bir alternatifi olarak eğitime öncülük eden okullardır, varoluş gerekçeleri budur. Öncülük ederler ve devlet okulları bu okulları örnek alarak gelişir. Ülkemizde de böyle olmuştur. Mesela Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk karma eğitimi başlatan okul bir özel okuldur, devlet bu okulu takip etmiştir. İşte biz bu bilinçle hareket eden bir okuluz, hatta tüm özel okulların şubeleşmesinin önüne geçen yasal düzenlemeler yapılması gerektiğini düşünen bir okuluz. Çünkü bir özel okul için şubeleşme demek projesizlik demektir, bir eğitim projesi olmayan bir özel okul ise asla bir okul demek değildir. Çünkü öncü olmanın yolu, çoğalmaktan değil derinleşmekten geçer!
Yani şubeleşmeme ilkemizin arkasında romantik bir inat değil, tarihi gerçekler var. Benzer şekilde 12 kişilik sınıflar için de durum bu. Bu konuda, kurumumuzun 2012’de yaptığı bir araştırma var. Ders içi etkinliklerin %86’sının, sınıfı ikiye, üçe, dörde bölerek çalışmayı gerektirdiğini saptayan bir araştırma. Bildiğiniz gibi bir öğretmen, bir konuyu anlattıktan sonra, öğrencilerin o konuyu gerçekten kavraması için onlarla birebir ya da küçük gruplar halinde çalışmak zorunda. Peki bu hangi sayıda mümkün? Hesap basit: 12. 12 kişilik bir sınıfta öğretmen, her öğrencinin gözünün içine bakabilir. Kimin nerede takıldığını, kimin sıkıldığını, kimin konuyu çoktan kavrayıp pencereden dışarı baktığını fark edebilir. 30 kişilik bir sınıfta ise öğretmen, en fazla ön sıradaki öğrencileri tanır. Gerisi, ne yazık ki, “sınıfın arka tarafı” diye bir istatistiğe dönüşür. Öte yandan daha az bir sayı da doğru değildir. Çünkü bu durumda öğrenmenin bir parçası olan öğrenciler arası etkileşimi azaltmış olursunuz, ders bittiğinde teneffüste yapılacak sohbetler de öğrenmenin bir parçasıdır, kontenjanları çok az olan sınıflarda öğrencilerin bu sohbet olanaklarını kısıtlamış olursunuz. Kısacası, araştırdık ve öyle karar verdik. Ve pratikte de bunun çok verimli olduğunu deneyimledik. Çünkü biz Varlık Lisesi olarak, öğrencilerimizin tamamını tanımak istiyoruz. Koridorda yürürken
öğrencimize adıyla hitap etmek, dünkü matematik sınavında kaç aldığını bilmek, geçen hafta hasta olduğu için kaçırdığı dersi telafi edip etmediğini sormak istiyoruz. Bu, ikinci bir şube açtığınız anda kaybolan bir şey. Çünkü şube sayısı arttıkça kurum kültürü seyrelir. Öğretmenler arasındaki iletişim zayıflar. Öğretmenlerin her öğrenciyi yakından takip etmesi imkânsızlaşır. Yani aslında biz, “küçük olsun bizim olsun” demiyoruz; “küçük olsun ki her öğrenci bizim olsun” diyoruz. Az önce de söylediğim gibi, şubeleşme bu yüzden anlamsız ve projesizliktir. Eğitimde öncü olmanın yolu, çoğalmaktan değil derinleşmekten geçer.
Gelelim verimlilik kısmına. VAP verilerimiz, öğrencinin okuldaki öğrenim süresiyle üniversite başarısı arasında çok net bir pozitif korelasyon olduğunu söylüyor. Mesela 4 yıl bizimle bu eğitimi anlayışıyla yan yana olanların başarı sırası sadece 1 yıl bizimle olanlara oranla 3-4 kat daha iyi bir üniversite sınav sonucu veriyor. Bir yıl bizimle olan öğrenciler bile oldukça üst düzey bir ortalama veriyor. Elbette bu başarının sadece akademik kısmı, pedagojik olaraksa öğrencilerimiz çok daha değerli ve çok daha fazla şey ediniyorlar. Neden? Çünkü çoğalmak yerine derinleşmeyi seçerek öğretmenin öğrenciyi adım adım tanımasını, eksiklerini not etmesini, nasıl öğrendiğini çözmesini, neye güldüğünü bilmesini sağlıyoruz. İşte bizim kitleselleşmeye karşı durmamızın altında yatan şey bu: Biz öğrenciyi “müşteri” değil, “yol arkadaşı” olarak görüyoruz. Hiçbir yol arkadaşı, kalabalığın içinde kaybolmayı hak etmez!
3-Okulunuzun temel düsturlarından biri öğrencilere hazır cevaplar ezberletmek yerine doğru soruları sordurmak. Felsefe kökenli bir eğitim anlayışı, 9-12. sınıf düzeyindeki bir gencin günlük ders çalışma alışkanlığına, analitik düşünme yetisine ve YKS/üniversite hazırlık sürecine somut olarak ne katıyor?
İtiraf edeyim, bu soruyla veli görüşmelerinde çok sık karşılaşıyorum. Hatta geçen yıl bir velimiz, “Hocam, fel
sefe kökenli eğitim çok güzel de benim çocuğum mühendis olacak. Felsefe ona ne kazandıracak?” demişti. Kendisine şöyle dedim: “Size bir sır vereyim mi? En iyi mühendisler, en iyi felsefecilerdir. Çünkü ikisi de aynı soruyu sorar: Bu neden böyle çalışıyor?”
Şimdi somut olarak anlatayım. Bizim derslerimizde bir formülü tahtaya yazıp “ezberleyin, sınavda çıkar” demeyiz. Onun yerine o formülün nereden geldiğini, hangi koşullarda geçerli olduğunu, başka hangi formüllerle ilişkili olduğunu sorgularız. Bu, başlangıçta öğrenciye biraz yorucu gelir, kabul ediyorum. “Hocam direkt formülü verseniz de geçsek” diyen çok öğrencimiz oldu. Ama bir süre sonra, o öğrencilerimiz bir bakıyorsunuz, derste parmak kaldırıp “Peki ama bu formül şu durumda da geçerli mi?” diye sormaya başlıyor. İşte o an, bizim için gerçek öğrenme başlamış demektir.
Peki bu YKS’ye nasıl yansıyor? Son yıllarda ÖSYM’nin soru tarzını takip ediyorsunuzdur. Artık “bilgiyi hatırla” soruları neredeyse yok. Onun yerine “bilgiyi yorumla, bağlamını bul, çıkarım yap” soruları var. Yani “yeni nesil” denen sorular, tam da bizim öğrettiğimiz şeyi ölçüyor aslında. O yüzden bizim öğrencilerimiz YKS’ye girdiklerinde “Aa, bu soru tipini hiç görmemiştim” paniğini yaşamazlar. Çünkü onlar dört yıl boyunca, her derste, her sınavda, her ödevde “düşünme”yi pratik ettiler. Onlar için sınav, hayatları boyunca yaptıkları şeyin bir devamı sadece.
Günlük ders çalışma alışkanlığına gelince... Bizim öğrencilerimiz, “hocam şu konudan kaç soru çözeyim?” diye sormaz. Çünkü VAP sistemi, onlara neyi ne kadar çalışmaları gerektiğini zaten söyler. Her hafta cuma günü ellerine tutuşturduğumuz Ödev Bildirim Evrakı, onların kişisel çalışma planıdır aslında. Hangi kaynaktan, hangi sayfalar arasını, kaç soru çözeceklerini, hangi kitabı okuyacaklarını, hangi belgeseli ya da filmi izleyeceklerini bilirler. Bu, genç yaşta kazandıkları bir disiplindir. Ve yıllardır görüyoruz ki, üniversiteye gittiklerinde en büyük farkı burada yaşıyorlar. Mezunlarımızdan sık sık duyduğum bir cümle var: “Hocam, üniversitede arkadaşlarım sınava son gece çalışıyor. Ben öyle yapamıyorum, Varlık’ta öğrendiğim gibi her gün azar azar çalışıyorum.” İşte felsefe kökenli eğitimin somut katkısı budur: Öğrencimize dört yıl boyunca “nasıl çalışacağını” öğretiyoruz. Ve bu beceri, hangi mesleği seçerse seçsin, ona ömür boyu eşlik ediyor.
4-Varlık Akademi Projesi (VAP) kapsamında geliştirdiğiniz teorik çerçevede “Zihinsel Eşitlik” ve “Geçerli Akıl Yürütmelerle Düşünme” ilkeleri yer alıyor. Günümüzün dijital çağında bilgiye ulaşmak kolayken, gençlere kalabalığa uymak yerine kendi iç pusulalarını inşa etme becerisini okul ortamında nasıl kazandırıyorsunuz?
Bu soru çok önemli. Çünkü tam da çağımızın en büyük açmazına parmak basıyor. Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Ama doğruyu yanlıştan ayırmak da hiç bu kadar zor olmamıştı. Herkesin bir “içerik üreticisi” olduğu, her fikrin aynı anda milyonlara ulaştığı bir çağda, öğrencilerin kafası allak bullak. Bizim “Zihinsel Eşitlik” ve “Geçerli Akıl Yürütmelerle Düşünme” ilkelerimiz, işte tam da bu noktada devreye giriyor.
Önce “Zihinsel Eşitlik”ten başlayayım. Bu ilke, kulağa biraz akademik gelebilir ama özü şu: Biz, hiçbir öğrenciyi “bu çocuktan mühendis olmaz” ya da “bunun kafası basmaz” diye etiketlemeyiz. Bu tür etiketler, eğitim dünyasının en büyük günahlarıdır. “Zihinsel Eşitlik” derken kastettiğimiz şey şu: Her öğrenci, doğru yöntemle, doğru zamanda, doğru rehberlikle öğrenebilir. “Yetenekli öğrenci”, “zeki çocuk” gibi kategoriler ne bizim ne de eğitimin kalbinde bir yeri vardır. Gerçekte sadece “eksiklerini henüz tamamlamamış öğrenci” vardır. Bu bakış açısı, sınıfta müthiş bir özgüven yaratır. Öğrenci bilir ki, burada kimse onu yargılamaz; sadece bulunduğu noktadan bir adım ileri taşımaya çalışır.
Şimdi gelelim “Geçerli Akıl Yürütmelerle Düşünme” ilkesine. Bu da şu demek: Bir şeyin doğru olup olmadığını anlamak için, o şeyin “kim” tarafından söylendiğine değil, “nasıl” söylendiğine bakarız. Yani otoriteye değil, argümana bakarız. Dijital çağda bu beceri, neredeyse hayatta kalma meselesi. Sosyal medyada önüne düşen her bilgiye inanan, her paylaşımı sorgusuzca kabul eden bir genç, aslında rüzgârda savrulan bir yaprak gibidir. Biz, öğrencilerimize şu soruyu sormayı öğretiriz: “Bu bilginin kaynağı ne? Hangi verilere dayanıyor? Hangi koşullarda geçerli? Karşıt argümanı ne?”
Bunu nasıl yaptığımıza gelince... Sınıflarımızda akıllı tahta yok mesela. Biliyorum, çağdışı görünüyor. Ama bilinçli bir tercih bu. Normal tahta ve kalem kullanıyoruz. Çünkü yaptığımız araştırmalar, akıllı tahta ve tablet gibi teknolojilerin öğrenciyi pasifleştirdiğini gösterdi. Tahtada yazanı defterine geçirmek, ekrandaki slaytı izlemekten tamamen farklı bir zihinsel süreç. Birincisinde öğrenci aktiftir, seçer, özetler, kendi cümleleriyle not alır. İkincisinde ise sadece seyreder. Seyrederek öğrenemeyiz! Ayrıca okulda sadece derslerde de öğrenemeyiz. Derslerin teneffüslere taşması gerekir. Teneffüslerde derste gördükleri konuyu birbirleriyle konuşan, tartışan, aldıkları yanlış notlarla ilgili şakalaşan öğrenciler gerçek iletişimi öğrenmeyi besler. Biz Varlık olarak bunu yapıyoruz.
Dijital çağda “iç pusula” inşa etmenin yolu, önce o pusulayı bozan gürültüyü kesmekten geçiyor, artırmaktan değil. Tabii bir de VAP faktörü var. Her öğrenciye ilişkin yılda yaklaşık 3 bin veri işliyoruz dedik ya, işte bu verilerin en önemli işlevlerinden biri, öğrencinin kendi öğrenme sürecini nesnel olarak görmesini sağlamak. “Ben matematikte iyi değilim” gibi öznel ve yargılayıcı bir cümle yerine, “matematik netlerim son 8 haftada 12’den 18’e çıktı” gibi veriye dayalı bir farkındalık. Sadece sınav netlerine odaklanan bir farkındalık değil bu. Okulumuzda öğrencilerimizin hangi kitapları okuduğunu, hangi filmleri, belgeselleri izlediğini çok titiz bir şekilde takip ediyoruz. Böylece öğrenci, “Bu yıl Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanını okudum”, “Mr. Nobody’i izledim”, “Cosmos belgeselini bitirdim” gibi yıl boyunca yaptığı pek çok şeyi bir rapor olarak önünde görebiliyor. Bu da öğrencilerimizi çok motive ediyor, çünkü öğrenme sürecindeki en büyük motivasyon kaynağı ne yaptığını görmektir. Bu, öğrenciye kendi pusulasını inşa etmesi için en sağlam zemini sunar: Kendi verileriyle yüzleşmek, yaptıklarını görmek, yürüdüğü yoldaki adımları hissetmek.
Son söz: Biz, öğrencilerimize “ne düşüneceklerini” değil, “nasıl düşüneceklerini” öğretiyoruz. İşte, bu ikisi arasındaki fark, bir insanın tüm hayatını değiştirebilir.
5-Varlık Lisesinde disiplin, katı ve cezalandırıcı bir kurallar silsilesinden ziyade; öğrencinin haklarını ve sorumluluklarını fark ettiği bir “öz disiplin” süreci olarak ele alınıyor. İlan ettiğiniz Öğrenci Yönergesi ve İç Yönetmelik dâhilinde, öğrencilerin kendi öğrenim süreçlerinin sorumluluğunu (devamlılık, ödev takibi, üniforma bilinci) almalarını nasıl sağlıyorsunuz?
Bu soru, aslında bizim en sık karşılaştığımız önyargılardan birine de cevap niteliğinde. “Felsefe kökenli eğitim” deyince, bazı velilerin aklına hemen “serbest, kuralsız, herkesin canının istediğini yaptığı bir ortam” geliyor. Oysa gerçek tam tersi. Bizim okulumuzda disiplin, dışarıdan dayatılan bir ceza sistemi değil; öğrencinin içselleştirdiği bir sorumluluk bilincidir. Ama bu bilinç, kendiliğinden oluşmaz. İnşa edilmesi gerekir.
Latinceden gelen disiplin kelimesi etimolojik olarak “öğrenci yaşamı” anlamına gelir. Biz bu bilinçle hareket eden bir okuluz. Nasıl mı? Şöyle anlatayım: Bizim Öğrenci Yönergemiz, “yasaklar listesi” gibi okunmaz. Oradaki her kuralın bir gerekçesi vardır ve o gerekçe öğrenciye anlatılır. Mesela üniforma. “Üniformanı giymezsen ceza alırsın” demeyiz. Onun yerine, “üniforma,
bu okulun bir parçası olduğunun simgesidir; tıpkı bir takımın forması gibi” deriz. Öğrenci, o formayı giymeyi bir zorunluluk olarak değil, bir aidiyet ifadesi olarak görür. Aynı şey ödev takibi için de geçerli. Her hafta cuma günü kendisine teslim edilen Ödev Bildirim Evrakı’nda, hangi dersten, hangi kaynaktan, kaç soru çözeceği, neleri okuyacağı, neleri izleyeceği yazar. Bu evrak, onun haftalık yol haritasıdır. Ödevini yapmadığında, “ödevini yapmadın, ceza alacaksın” demeyiz. Onun yerine, ödev yapma oranı panoya asılır. Herkes birbirinin oranını görür. Bu, cezadan çok daha etkili bir şeydir: akran bilinci. Kimse sınıf arkadaşlarının önünde “ödevini yapmayan öğrenci” konumuna düşmek istemez.
Bir de madalyonun öbür yüzü var: haklar. Bizim öğrencilerimiz, sadece sorumluluklarını değil, haklarını da bilirler. İfade özgürlüğü, eşit muamele görme, güvenli bir ortamda yaşama, ölçme sonuçlarına itiraz etme, hakkını arama ve savunma... Bunların hepsi, Öğrenci Yönergemizde yazılıdır. Ve öğrenci bilir ki bu hakları kullanmak istediğinde, ona yardımcı olacak daima bir muhatap vardır. Mesela Öğrenci Kurulu, okul işleyişine dair öneri ve eleştirilerini doğrudan kurum müdürüne iletir. Bu, göstermelik bir demokrasi oyunu değildir. Gerçekten işler. Geçen yıl kantinle ilgili bir talepleri vardı, kurulda dile getirdiler, iki hafta içinde çözüldü.
Devamlılık konusuna gelince... Bakın burada size ilginç bir veri vereyim. Bizim devamsızlık oranlarımız, özel okul ortalamalarının çok altındadır. Neden? Çünkü öğrenci, burada geçirdiği her bir ders saatinin, kendi öğrenme yolculuğundaki bir tuğla olduğunu bilir. O tuğlayı yerine koymadığında, duvarın eksik kalacağını fark eder. Ayrıca VAP sistemi, devamsızlık verilerini de takip eder. Gerçek basittir: görmediğin dersi öğrenemezsin. Bu yüzden sıfır devamsızlık yapan her öğrencimize onur ödülleri veriyoruz.
Özetle bizim disiplin anlayışımız şu: Öğrenciye “bunu yapma, şunu yap” demek yerine, “bunu yaparsan sonucu budur, şunu yapmazsan sonucu şudur” diyoruz. Ve o sonucu, öğrencinin kendisinin görmesini sağlıyoruz.
Bu, cezadan daha zahmetli bir yol. Ama kalıcı ve doğru olan bir yol. Tıpkı Latinceden gelen disiplin kelimesinin “öğrenci yaşamı” anlamına gelmesini hatırlatan bir yol. Çünkü ceza bittiğinde etkisi de biter. Oysa disiplin yani öğrenci yaşamı, bir kez inşa edildiğinde ömür boyu sizinle kalır.
6-Bir öğrenim yılı içinde her öğrenciye ilişkin 3 binden fazla veriyi işlediğinizi vurguluyorsunuz. Disiplin ve akademik takibi sağlarken bu veriye dayalı objektif süreç öğrenci ile okul yönetimi arasındaki güven ilişkisini nasıl pekiştiriyor?
Bu soru, VAP’ın belki de en az bilinen ama en güçlü yanına dokunuyor. “Veri” denince insanın aklına soğuk, mesafeli, robotik bir şey geliyor. Ama bizim deneyimimiz tam tersi: Doğru kullanılan veri, güven inşa eden en sıcak araçtır.
Bir veli düşünün. Çocuğunun derste ne yaptığını, hangi konuda eksiği olduğunu, ödevlerini ne oranda yaptığını, deneme sınavlarında netlerinin nasıl değiştiğini bilmek istiyor. Normalde bu soruların cevabını almak için öğretmenle görüşmesi, belki de “hocam biraz bakar mısınız” demesi gerekir. Ve alacağı cevap genellikle şudur: “Çalışıyor, iyi gidiyor” ya da “biraz daha çalışması lazım.” Bu cevaplar iyi niyetlidir ama belirsizdir. Veli, “iyi gidiyor”un ne anlama geldiğini bilmez. Öğren
ci de bilmez. Açıkçası öğretmen de aslında tam olarak bilmez.
Bizim sistemimizde ise veli, çocuğunun ödev yapma oranını yüzde olarak bilir. Hangi dersten kaç net yaptığını, bu netlerin son 8 haftada nasıl değiştiğini, sınıf ortalamasına göre nerede olduğunu görür. Bu veriler, öğrencinin dosyasına işlenir ve talep edildiğinde rapor halinde sunulur. Şimdi soruyorum size: Hangi iletişim daha güven vericidir? “Çocuğunuz iyi gidiyor” mu, yoksa “Çocuğunuzun matematik netleri son 8 haftada 12’den 18’e çıktı, fen bilimlerinde ise 15’ten 11’e düştü,
bu düşüşün sebebini araştırıyoruz” mu?
Tabii burada kritik bir nokta var: Veriyi silah olarak değil, ayna olarak kullanmak. Biz hiçbir zaman “bak, veriler böyle söylüyor, demek ki sen tembelsin” demeyiz. Onun yerine “bu veriler bize senin nerelerde zorlandığını gösteriyor, gel birlikte bakalım, bu zorlukları nasıl aşabiliriz” deriz. Öğrenci, verilerin kendisini yargılamak
için değil, kendisine yardım etmek için toplandığını anladığında o verilere sahip çıkmaya başlar. Hatta kendi verilerini kendisi takip eder hale gelir. Varlık’ta bizi en mutlu eden şey, teneffüslerde ve öğle aralarında eksik ya da gecikmiş ödevlerini yaptıklarını göstermek için öğretmenler odamızın önünde ellerinde kitaplarıyla toplaşan öğrencilerimizdir. Aynı şekilde, panoya bir sınav sonucu asıldığında öğretmenine “Hocam, bu sınavda derecem biraz düştü. Ama ben neyi eksik yaptığımı biliyorum, bir sonrakinde hemen toparlayacağım” diyen öğrencilerimizdir. Bu anlar, veriye dayalı sistemin
güvenle buluştuğu anlardır.
Bir de madalyonun öğretmen tarafı var. Öğretmenlerimiz de kendi performanslarını veriler üzerinden takip eder. Hangi sınıfta hangi konuda öğrencilerin zorlandığını, hangi ödev tipinin daha etkili olduğunu, etüt trafiğinin verimli çalışıp çalışmadığını görürler. Bu, öğretmen için de bir güvencedir. “Acaba iyi anlatabildim mi?” kaygısının yerini, “veriler ne diyor?” sorusu alır. Ve bu soru, çok daha sağlıklıdır.
Son söz: Güven, belirsizliğin olmadığı yerde büyür. Bizim veri sistemimiz, öğrenci-öğretmen-veli üçgenindeki belirsizliği ortadan kaldırır. Herkes ne durumda olduğunu ne yapması gerektiğini ne kadar yol kat ettiğini bilir. Bu şeffaflık, zamanla derin bir güvene dönüşür.
Çünkü öğrenci bilir ki bu okulda kimse onun hakkında “kanaat” belirtmez; sadece “veri” paylaşır. Ve veri, asla yalan söylemez.
7-SSS bölümünüzde okul ikliminizi “akran zorbalığından arındırılmış, bunun yerine akran eğitimi gibi birbirini destekleyen uygulamalarla korunan bir ekosistem” olarak tanımlıyorsunuz. Gençler arasında sıklıkla karşılaşılan psikolojik veya fiziksel akran zorbalığını okulunuza hiç sızdırmayacak nasıl bir önleyici koruma ve rehberlik ağı yürütüyorsunuz?
Akran zorbalığı, günümüz okullarının en büyük sorunlarından biri. Ve açık konuşayım, bu sorunun sihirli bir çözümü yok. “Bizim okulda asla olmaz” diyen hiçbir okula güvenmeyin. Çünkü zorbalık, insanın olduğu her yerde potansiyel olarak vardır. Asıl mesele, onu besleyecek toprağı kurutmaktır. İşte biz de tam olarak bunu yapmaya çalışıyoruz.
Önce yapısal önlemlerle başlayayım. Bizim sınıflarmız 12 kişi. Bu sayı, zorbalığın en büyük düşmanıdır. Neden? Çünkü zorbalık, kalabalığın içinde, kimsenin kimseyi tanımadığı, öğretmenin gözünden kaçan köşelerde yeşerir. 12 kişilik bir sınıfta ise herkes birbirini tanır. Öğretmen, öğrenciler arasındaki en küçük gerilimi bile fark eder. Teneffüslerde, koridorlarda, kantinde de durum aynıdır. 192 öğrencinin tamamını tanıyan bir öğretmen kadrosu, “bu iki öğrenci arasında bir şey var” dediğinde müdahale hemen başlar. Daha işin başında, daha olay büyümeden.
İkincisi, bizim disiplin anlayışımız. Az önce de söyledim: Biz kuralları “yapma” diye dayatmayız, gerekçesini anlatırız. Okulun ilk haftasında, her sınıf seviyesinde, rehberlik birimimizle birlikte bir oryantasyon yaparız. Bu oryantasyonda, “bir arada yaşama kültürü”nü konuşuruz. İfade özgürlüğünün sınırını, başkasının hakkına saygının ne demek olduğunu, “şaka” ile “taciz” arasındaki farkı, bir sözün ya da bir bakışın bile karşıdakini nasıl incitebileceğini konuşuruz. Bunlar, yetişkinlerin bile zorlandığı konular. Ama biz, 14-18 yaşındaki gençlere bunları anlatıyoruz ve başarıyoruz. Mesele doğru dille, doğru zamanda, doğru şekilde hareket etmektir.
Üçüncü ve bence en önemli katman: akran eğitimi. “Akran” gibi sevimli bir kavramı “zorba” gibi itici bir kavramla yan yana anmaktansa onu “eğitim”le buluşturmayı seçtik. Bu isim en başta matematik bölüm koordinatörümüz İshak Gürcan’ın hayata geçirdiği bir projenin adıydı. Çok etkili bir sonuç verdi. Biz de projeyi geliştirdik. Bu sayede, öğrencilerimizi birbirinin rakibi değil, birbirinin destekçisi olarak konumlandırıyoruz. Ekip çalışmalarında, laboratuvar derslerinde, etkinliklerde, kulüp çalışmalarında sürekli iş birliği yapıyorlar. Birbirlerinin eksiklerini kapatmayı, birbirlerine soru sormayı, birlikte üretmeyi öğreniyorlar. Bunlar, zorbalığa karşı en güçlü panzehirdir. Çünkü birlikte üreten insanlar, birbirini ezmez. Ayrıca her sınıfta seçilen sınıf başkanı ve başkan yardımcısı, o sınıfın sadece “temsilcisi” değil, aynı zamanda “gözlemcisi”dir. Sınıf içinde bir sorun olduğunda, bunu rehberlik birimine ya da eğitim koordinatörlerine iletme sorumluluğu taşır. Bu, ispiyonculuk değil arkadaşını korumaktır. Ve öğrencilerimiz bu ayrımı çok iyi bilir.
Son olarak her şeye rağmen bir sorun yaşandığında, müdahale biçimimiz de önleyici olduğu kadar onarıcıdır. Biz, zorbalık yapan öğrenciyi “cezalandırıp bir köşeye atmayız.” Onunla oturur konuşuruz. Çünkü biliriz ki, zorbalık yapan bir öğrenci, aslında kendisi de biryerlerde zorbalığa uğramış ya da derin bir güvensizlik yaşıyor olabilir. Onu anlamadan, sadece cezalandırarak sorunu çözemezsiniz; sadece ötelersiniz. Biz ötelemeyi değil, çözmeyi tercih ederiz.
Özetle: Küçük sınıflar, ilkeli ama açıklamalı disiplin, iş birliğine dayalı öğrenme ortamı ve onarıcı müdahale. Dört ayaklı bir masa düşünün. Bir ayağı eksik olsa masa devrilir. Ama dördü bir aradayken, o masanın üzerinde güvenle oturabilirsiniz. İşte bizim akran zorbalığına karşı kurduğumuz sistem, tam olarak bu. Kusursuz olduğunu iddia etmiyorum. Ama işlediğini ve geliştiğini, her gün koridorlarda, sınıflarda ve kantinde görüyorum.
8-Öğrenci yönergenizde “Entelektüel bir ilgiden yoksun akademik başarı gelip geçici; akademik başarıdan yoksun entelektüel ilgi ise boşluktadır” tespiti yapılıyor. Varlık Lisesi’nden mezun olup üniversiteye ve hayata adım atan bir genç, topluma ve mesleğine nasıl bir insani ve erdemli fark katıyor?
Bu soruyla röportajı noktalamak çok güzel! Çünkü bütün meselemiz tam da bu! Yani bizim 12 kişilik sınıflarımız, Varlık Akademi Projemiz, ödev takibimiz, veri analizimiz... bunların hepsi, bu sorunun cevabına hizmet ediyor.
Mezunlarımızı düşündüğümde aklıma ilk gelen şey şu oluyor: Onlar, bir şeyin “ne” olduğu kadar “niçin” olduğunu da soran insanlar olarak yetişiyorlar. Bu, onları gittikleri her yerde farklı kılıyor. Üniversitede hoca bir bilgi verdiğinde, bizim mezunumuz parmak kaldırıp “hocam bu bilgi hangi varsayımlara dayanıyor?” diye soruyor. İş yerinde yönetcisi bir talimat verdiğinde “bu işi neden böyle yapıyoruz, daha iyi bir yolu olabilir mi?” diye düşünüyor.
Bu, kulağa basit bir şey gibi gelebilir. Ama çoğu insan hayatı boyunca bu soruyu sormaz. Sorgulamak, cesaret ister. Ve biz, o cesareti dört yıl boyunca, her derste, her etkinlikte, her görüşmede öğrencimize işliyoruz.
İkincisi, bizim mezunlarımız “hak etmek” ile “istemek” arasındaki farkı bilerek yetişiyorlar. Bu, az önce konuştuğumuz ilkelerin belki de en hayati olanı. Günümüz dünyasında her şey çok hızlı tüketiliyor. Bilgi de başarı da unvan da para da... Hepsinin “kestirme yolu” olduğuna dair bir yanılsama var. Oysa biz, öğrencilerimize dört yıl boyunca şunu öğretiyoruz: Emek vermeden, sorumluluk almadan, çaba göstermeden elde edilen hiçbir şey kalıcı değildir. Bu bilinç, onları ileride meslek hayatlarında “köşeyi dönme” peşinde koşan değil, işini doğru yapmanın peşinde koşan insanlar haline getiriyor. Tıp mezunumuz, hastasına sadece reçete yazan biri olmuyor; onu anlamaya çalışan, dinleyen, sorular soran bir hekim oluyor. Hukuk mezunumuz, davalarını sadece kazanmak için değil, adalet yerini bulsun diye çalışan bir avukat oluyor. Mühendislikteki mezunumuz, sadece proje yetiştirmek için değil, yaptığı işin etik sonuçlarını da hesaba katan bir mühendis oluyor. Bunları size birer iddia olarak söylemiyorum. Mezunlarımızdan gelen geri bildirimler bunlar. Her biri saygın, güvenilir birer yurttaş olarak varlar artık.
Üçüncüsü ve belki de en önemlisi: Bizim mezunlarımız, “bir arada yaşama kültürü”nü içselleştirerek ayrılıyorlar bizden. Başkasının hakkına saygı duymak, farklı düşünceye tahammül etmek, eleştiriyi kişisel algılamamak, dayanışma içinde hareket etmek... Bunlar, dört yıl boyunca her gün pratik ettiğimiz şeyler. Sınıf başkanı seçiminden Öğrenci Kurulu toplantılarına, ekip çalışmalarından kulüp etkinliklerine kadar her şey, bu kültürün bir parçası. Mezunumuz, üniversiteye gittiğinde ya da iş hayatına atıldığında, bu becerilerin ne kadar kıymetli olduğunu fark ediyor. Çünkü etrafında, bunları hiç öğrenmemiş, “ben merkezci” bir dünyadan gelen insanlar görüyor. Ve o zaman anlıyor ki, Varlık’ta geçirdiği yıllar, ona sadece bir diploma değil, bir yaşam biçimi kazandırmış.
Bu noktada, Varlık’ın bir özel okul olarak topluma karşı sorumluluklarını nasıl yerine getirdiğinden de söz etmek isterim. Biz, Türkiye’de en çok etkinlik yapan okullardan biriyiz. Bu, övünmek için söylediğim bir şey değil; bizim eğitim anlayışımızın doğal bir sonucu. Her yıl 12 Ocak’ta konferans salonumuzda ismini yaşattığımız Leylâ Erbil’i anıyoruz, her 8 Mart’ta Kadının Varlığı adında bir sergi ve söyleşi yapıyoruz. Her yıl Varlık Olimpiyatları adıyla sınıflar arası mini olimpiyat yarışmaları gerçekleştiriyoruz. Bunları yapıyoruz, çünkü biz, öğrenmenin sadece sınıfta olmadığını biliyoruz. Dahası sadece kendi öğrencilerimizle değil, tüm öğrencilere değebilmek için yaptığımız sosyal sorumluluk projelerimiz de var. Mesela bu yıl Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) bursiyer öğrencilerine yönelik gezi etkinlikleri yaptık; 23 Nisan haftasında ortaokul bursiyerlerini, 19 Mayıs haftasında da lise bursiyerlerini Duatepe ve Kartaltepe’ye götürdük. Orada onlara tarih öğretmenimiz Orçun Özsarı gönüllü olarak eşlik etti. Ücretsiz tercih danışmanlığı hizmetimiz, kuruluşumuzdan beri hiçbir karşılık beklemeden on binlerce öğrenciye ulaşmış durumda, çünkü bu konuda Ali Apaydın gibi bir eğitim uzmanı bizlere eşlik ediyor. Bunların dışında, öğrencilerimizle birlikte ürettiğimiz 8 Mart Marşı, 19 Mayıs Marşı, 23 Nisan Şarkısı, 10 Kasım Şarkısı (Gidelim Afet) gibi eserlerimiz var. Bunlar, okul koridorlarında söylenip unutulan şarkılar değil; bir duruşun, bir aidiyetin ifadesi.
Ve elbette, öğretmenlerimize ve çalışanlarımıza yönelik +1 maaş ikramiye hakkı. Muhtemelen Türkiye’de bir ilk olan bir uygulama bu. 2021’de öğretmenlerimiz için, 2022’de de diğer çalışanlarımız için başlattığımız bu uygulama, bizim “özel okullar ticarethane değil, öncü eğitim kurumları olmalı” sözümüzün somut bir kanıtı niteliğinde. Çünkü bir okul, önce kendi çalışanının hakkını teslim etmeli ki öğrencisine de “hak etmek” kavramını öğretebilsin. Laf değil, icraat.
Röportajımızı bitirirken şunu söylemek isterim: Bizim işimiz, öğrenciyi üniversiteye yerleştirmekle bitmiyor. Asıl işimiz, oradan sonra başlıyor. Mezunumuzun gittiği yerde nasıl bir insan olduğu, nasıl bir meslek insanı olduğu, nasıl bir yurttaş olduğu... İşte bizi asıl ilgilendiren, asıl gururlandıran şey bu. Ve gerçekten, her yıl Haziran ayında bir grup gencimizi daha bu donanımla hayata uğurlamak, bu mesleğin en büyük ödülü. Varlık’tan çıkan bir genç, hayata “varım” diyerek adım atar. Ve o “varım” deyiş, sadece kendisi için değil, etrafındaki herkes için bir anlam taşır. Okulumuz adına yaptığımız konuşmalarda sık sık tekrarlanan bir cümle vardır: “Bizler, kolay ya da zor olanı değil, nitelikli olanı seçtik; artık eğitimde niteliğin bir adresi var, Varlık Lisesi eğitimde nitelik için var!” Varlık’ımız adına bu röportajda emeği geçen tüm çalışanlarınıza teşekkür ederim. Eğitimle kalın, eğitim için kalın.